İsmail Malik Kundakcı Kişisel Blog
28 Nisan 2020 Salı
Dünya Tarihi 2. Bölüm - William McNeill
2. Bölüm - Uygarlığın Yayılışının İ.Ö 1700'e kadarki ilk evresi
Yar ve yak tarımıyla ortafoğu toplumları gittik.e yayıldı ve daha karmaşık toplumlar ortaya çıktılar.
Ormandan tarla açma yoluyla tarım, bozkır bölgelerinde daha az ağaç olması nedeniyle uygulanması zor bir yöntemdi. O yüzden buradaki insanlar tahıl yetiştirmek yerine çobanlığı geliştirdiler. Bu insanlar da avcılar gibi otlak peşinden koşarken sürekli dolaşıyorlardı. Fakat yaz kış bazı belli yerlere göç ederek düzenli bir göç biçimi de geliştirdiler. İlk çiftçiler barışçı iken çobanlar avcılardan kalma şiddete başvurma yöntemlerini sürdürdü ve çiftçiliğe genel olarak askeri bakımdan üstünlük kurdu. Fakat çiftçilerde yerelleşmenin avantajıyla sayısal üstünlük kurdular. Eski dünyada tarih daha sonra bu iki uç arasında çekişme ile devam etti
Sabanın icadı ile hayvan yetiştiriciliği ile tahıl yetiştiriciliği birbirine bağımlı oldu. Tahıl yetiştiricileri artık artan sayı yüzünden yar ve yak yöntemi ile yeteri kadar yer bulamaz oldu ve kalıcı olarak yerleşik hayata geçti. Sabanın icadı ile artan verim artı değer oluşturdu ve uygarlıklar doğmaya başladı.
Basra körfezinde çıkan denizciler arap yarım adası kıyılarını dolaşıp Kızıldenize gelerek Sümer Uygarlığını Mısır'a taşıdılar. Yukarı ve aşağı Mısır'ı birleştiren Menes'in halkı bu uygarlık biçimini kendilerini uyarladı ve yararlanacakları biçime soktu. Mısır uygarlığının nil vadisi içinde yer alması ve bir tarafının çöl ile çevrili olması barbarlara karşı daha korunaklı hale getiriyordu. Serpildiler, geliştiler. Merkezi güçlü bir yönetimin olması tarım yapılmayan zamanlarda örgütlenebilen büyük bir işgücü demekti. Bu da büyük zanaatlar için vakit yarattı. Fakat bütün bunların dışında yerel olarak da güçlü oligarklar vardı ve uygarlığın daha da büyümesine elverişli ortamı yitirdiler. Buna rağmen yerel olarak gücü dağılan Mısır uygarlığı barbarlar tarafından yıkıldığında bugüne kalan varlığını bu yerel dağılmaya borçlu oldu.
İndüs vadisinde gelişen indüs uygarlığı ise Mısır Uygarlığı gibi daha sümerlerden etkilendi ve onalra uygarlık araçlarını kendilerine has bir şekilde uyarladılar. Yazıları halen çözülemedi. Barbarlar tarafından yıkıldıklarında uygarlıkları hakkındaki bilgileri yerel tapınaklara Mısırlılar gibi yayamadıkları için uygarlıkları ile ilgili bir çok bilgi yok oldu.
İ.Ö. 2500-1700 arasında Mezopotamya'da bürokrasi hukuk ve pazar fiyatlarının gelişmesi ile uygarlık farklı bir yola girdi. Günümüzde kral veya daha genel anlamıyla devlet adına yetkili kişilerin ve memurların kabülü şu an sıradan gelebilir fakat o tarihlerde bunun kabülü yeni bir ayrrım yaratmıştır. Bu gelişim günümüzde dek süregelen uygarlıkların da temelini olşturur. Babil kralı hammurabinin yasa kodları da bu dönemdedir.
Ayrıca Küçük Asya'da da Hititler gibi uydu uygarlıklar gelişti. Bu uygarlıklar da Sümerden etkilenen uygarlıklardı. Girit'te de deniz uygarlığı olan Minos Girit'i bunlardan biriydi ve deniz ticareti ile geliştiler. Doğu Asya, Kuzey ve güney Amerika'da da uygarlıklar geliştiyse de Mezopotamya kadar etkili olamadılar.
Küçük Asya'da da daha osnra uydu uygarlıklar ortaya çıktı. Hititler de sümerlerden bir çok uygarlık araçları edindi. Tanrı ve dünya ile ilgili bir çok mitosu direk aldılar ve kullandılar.
26 Nisan 2020 Pazar
Dünya Tarihi 1. Bölüm - William McNeill
Bu kitap için yorumum daha önceki roman yorumlarımdan biraz farklı olacak. Romanlar ve şiir kitapları benim için bir dil ve duygusal gelişim aracıdır. Bir edebiyatçı olmadığım için bu konudaki fikirlerimi kendi içimde de çok derin irdeleyemiyorum. Bunun iki nedeni var. Birincisi bu konuda yetkin olmam mümkün değil. İkincisi de toplumda bunun bana maddi manevi getirisinin harcadğım zamana oranla düşük kalacağına olan öngörümdür. Bu roman ve şiirin değersizliğinden ziyade benim roman ve şiiri yorumlayabilecek kadar değerim olmadığını gösterir. Kendime dair bu tespitim nafile bir tevazu değildir. Sadece hayatta seçtiğim yolun sonucudur. Zira bir mühendisim ve hayatımı mühendislik yoluyla kazanmaktayım. Pragmatik bir sonuçtur bu.
Tarih ve felsefe kitaplarına ise biraz daha ayrıntılı okuma ve sindirme gereği hissediyorum. çünkü hayatı anlayabilmek için azami düzeyde tarih ve felsefe üzerine düşünmem gerekiyor. 33 yaşını bitirdiğim şu günlerde hafsalamın artık daha güçsüz olduğunu hissediyorum ve bunun nedeni olarak da beynimi belki de rölanti de çalıştırdığımdan kaynaklandığını hissediyorum. Sıradan günlük işlerden ziyade artık hafsalamı canlı tutmak için biraz vites dişlilerini farklı şekilde ayarlamak gerekiyor. Bundan dolayı Tarih ilmi ile alakalı bu kitabı her bölüm bitiminde yorumlamak ve böylece kendime de tekrar hatırlatmak niyetindeyim. Uzun bir girizgahtan sonra kitap hakkındaki yorumuma geçebilirim. Her bölüm bittiğinde yeniden yazımı güncelleyeceğim.
Kitap rahmetli Erhan Göksel'in zamanında yapmış olduğu tv programda işaret ettiği üzere tarihi karşılaştırmalı bir kronoloji ile sunuyor. Belli tarihler arasında dünyanın belirli bölgelerinde yaşananları karşlılıklı olarak vermeyi amaçlamış. Örneğin İstanbul'un fethi sırasında Amerika ve Avustralya kıtalarında ne oluyordu? Bu açıdan ilgi çekici bir perspektif sunuyor. Ayrıca tarihçi olmayanlar için de dili ve anlatımı oldukça keyifli.
İlk bölümü tarihi öncesi uygarlıklardan sümer uygarlığının sonuna kadar hızlı bir girizgah şeklinde ilerliyor.
1. Bölüm
İlk insanlar görülmeye başladığı andan itibaren atalarında kalan kalıtsal özelliklerle hayatlarını devam ettirmişlerdir. Ateşin yakılması ve bazı aletlerin kullanımı da insan öncesi yaratıklara özgüdür. Avcı toplayıcı biçimde yaşamını sürdüren ilk insanlar hayatlarını sürdürürken buzulların çekilmesi Batı Avrupa'da sık ormanların oluşumuna neden olmuş bu da insanların kuzeye doğru büyük sürülerin peşinden gitmesini sağlamıştır. Bununla birlikte başka bölgelerden gelen bazı insanlar sık ormanlarda otlayabilen geyik benzeri hayvanları avlamaya başlamışlardır. Bunun içinde soğuk ortamlara uygun deri kıyafetleri dikmek için bazı becerileri geliştirmeleri gerekmiştir.
Mezopotamya ise özel bir yere sahiptir. Burada insanlar ilk defa tahıl üretimine geçmişlerdir. Bu da düzlüklerde ve ovalarda gerçekleşebilir. Bunun için insanlar sulama sistemleri geliştirmişlerdir. Bu da yazıyı icat eden Sümerlilerin doğuşuna tanıklık etmiştir. İlk başta sadece aile üyelerinin kendi ihtiyaçları için geliştirilen tarım zamanla nüfus artışı ve toprakların verimsiz hale gelmesiyle daha büyük insan topluluklarının ortak çalışması için bir yönetici sınıfının oluşmasına ihtiyaç duymuştur. Bu yönetici sınıf da tanrılardır ve bu tanrıların yeryüzü temsilcisi ruhban sınıfıdır. Bu tanrıları memnun etmek için insanlar ellerindeki tahılın büyük kısmını vermişler ve yetmediği yerde de tanrılar için çalışmak zorunda kalmışlardır. Bu da medeniyetin inşası için gereken emek gücünü sağlamıştır. Büyük insan topluluklarının daha organize ve verimli çalışması da tanrıları memnun edecek terzi, mimar, dokumacı gibi mesleklerin doğmasına neden olmuştur.
İlk başta mal kaydı için oluşturulan yazılı kil tabletleri yazanlar, daha sonra kayıt sırasında orada bulunanların ismini de tablete koyabilmek için bir sözcük oyunu yaptılar. İnsanların isimlerindeki heceleri nesneleri resmederek kaydettiler. Daha sonra her hece için bir harf meydana geldiğinde bütün yasaları, kuralları ilişkileri kaydedebilecek bir yazı meydana geldi.
Bütün bu tanrısal kurallar ile her olay ve sonuç rahiplerin yönlendirebildiği veya en azından engelleyebildiği tanrısal ödül/ceza sistemine dönüştü. Bu da ilkel de olsa ortak bir yönetim birliği kurulmasını sağladı. Birkaç bin nüfuslu şehirler meydana geldi. Fakat bu sefer de şehirler arası savaşlar baş gösterdi. Örneğin sulama da nehrin öncesinde yer alan şehir fazla su aldığında diğer şehirlerde verim düşüyordu. Bundan dolayı rahip sınıfı dışında bir askeri güç oluşturuldu. Merkezi yönetime bağlı bir askeri güç oluşturulsa dahi merkezden uzaklaştığında yerel oligarklara meyledebiliyorlardı. En sonunda Sümerler birliği sağlayamayarak dağıldı. Fakat bütün bu olaylara baktığımızda hukuk, askeri güç, mimari gibi kavramlar ortaya çıktı ve medeniyet kavramı doğmuş oldu.
Tarih ve felsefe kitaplarına ise biraz daha ayrıntılı okuma ve sindirme gereği hissediyorum. çünkü hayatı anlayabilmek için azami düzeyde tarih ve felsefe üzerine düşünmem gerekiyor. 33 yaşını bitirdiğim şu günlerde hafsalamın artık daha güçsüz olduğunu hissediyorum ve bunun nedeni olarak da beynimi belki de rölanti de çalıştırdığımdan kaynaklandığını hissediyorum. Sıradan günlük işlerden ziyade artık hafsalamı canlı tutmak için biraz vites dişlilerini farklı şekilde ayarlamak gerekiyor. Bundan dolayı Tarih ilmi ile alakalı bu kitabı her bölüm bitiminde yorumlamak ve böylece kendime de tekrar hatırlatmak niyetindeyim. Uzun bir girizgahtan sonra kitap hakkındaki yorumuma geçebilirim. Her bölüm bittiğinde yeniden yazımı güncelleyeceğim.
Kitap rahmetli Erhan Göksel'in zamanında yapmış olduğu tv programda işaret ettiği üzere tarihi karşılaştırmalı bir kronoloji ile sunuyor. Belli tarihler arasında dünyanın belirli bölgelerinde yaşananları karşlılıklı olarak vermeyi amaçlamış. Örneğin İstanbul'un fethi sırasında Amerika ve Avustralya kıtalarında ne oluyordu? Bu açıdan ilgi çekici bir perspektif sunuyor. Ayrıca tarihçi olmayanlar için de dili ve anlatımı oldukça keyifli.
İlk bölümü tarihi öncesi uygarlıklardan sümer uygarlığının sonuna kadar hızlı bir girizgah şeklinde ilerliyor.
1. Bölüm
İlk insanlar görülmeye başladığı andan itibaren atalarında kalan kalıtsal özelliklerle hayatlarını devam ettirmişlerdir. Ateşin yakılması ve bazı aletlerin kullanımı da insan öncesi yaratıklara özgüdür. Avcı toplayıcı biçimde yaşamını sürdüren ilk insanlar hayatlarını sürdürürken buzulların çekilmesi Batı Avrupa'da sık ormanların oluşumuna neden olmuş bu da insanların kuzeye doğru büyük sürülerin peşinden gitmesini sağlamıştır. Bununla birlikte başka bölgelerden gelen bazı insanlar sık ormanlarda otlayabilen geyik benzeri hayvanları avlamaya başlamışlardır. Bunun içinde soğuk ortamlara uygun deri kıyafetleri dikmek için bazı becerileri geliştirmeleri gerekmiştir.
Mezopotamya ise özel bir yere sahiptir. Burada insanlar ilk defa tahıl üretimine geçmişlerdir. Bu da düzlüklerde ve ovalarda gerçekleşebilir. Bunun için insanlar sulama sistemleri geliştirmişlerdir. Bu da yazıyı icat eden Sümerlilerin doğuşuna tanıklık etmiştir. İlk başta sadece aile üyelerinin kendi ihtiyaçları için geliştirilen tarım zamanla nüfus artışı ve toprakların verimsiz hale gelmesiyle daha büyük insan topluluklarının ortak çalışması için bir yönetici sınıfının oluşmasına ihtiyaç duymuştur. Bu yönetici sınıf da tanrılardır ve bu tanrıların yeryüzü temsilcisi ruhban sınıfıdır. Bu tanrıları memnun etmek için insanlar ellerindeki tahılın büyük kısmını vermişler ve yetmediği yerde de tanrılar için çalışmak zorunda kalmışlardır. Bu da medeniyetin inşası için gereken emek gücünü sağlamıştır. Büyük insan topluluklarının daha organize ve verimli çalışması da tanrıları memnun edecek terzi, mimar, dokumacı gibi mesleklerin doğmasına neden olmuştur.
İlk başta mal kaydı için oluşturulan yazılı kil tabletleri yazanlar, daha sonra kayıt sırasında orada bulunanların ismini de tablete koyabilmek için bir sözcük oyunu yaptılar. İnsanların isimlerindeki heceleri nesneleri resmederek kaydettiler. Daha sonra her hece için bir harf meydana geldiğinde bütün yasaları, kuralları ilişkileri kaydedebilecek bir yazı meydana geldi.
Bütün bu tanrısal kurallar ile her olay ve sonuç rahiplerin yönlendirebildiği veya en azından engelleyebildiği tanrısal ödül/ceza sistemine dönüştü. Bu da ilkel de olsa ortak bir yönetim birliği kurulmasını sağladı. Birkaç bin nüfuslu şehirler meydana geldi. Fakat bu sefer de şehirler arası savaşlar baş gösterdi. Örneğin sulama da nehrin öncesinde yer alan şehir fazla su aldığında diğer şehirlerde verim düşüyordu. Bundan dolayı rahip sınıfı dışında bir askeri güç oluşturuldu. Merkezi yönetime bağlı bir askeri güç oluşturulsa dahi merkezden uzaklaştığında yerel oligarklara meyledebiliyorlardı. En sonunda Sümerler birliği sağlayamayarak dağıldı. Fakat bütün bu olaylara baktığımızda hukuk, askeri güç, mimari gibi kavramlar ortaya çıktı ve medeniyet kavramı doğmuş oldu.
25 Nisan 2020 Cumartesi
İki Şehrin Hikayesi - Charles Dickens
Fransız İhtilali'nin öncesi ve sonrası iki büyük şehirde nasıl yankılandı? Londra ve Paris. Medeniyetin onlarca büyük başından ikisi olagelmiş iki büyük derya.
Kitap iki şehrin hikayesini anlatma amacı gütse de ağırlıklı olarak Fransa'da geçmektedir. Hikaye üzerine basılan hor görülen mazlum halkın patlama noktasında nasıl da hırçınlaşabileceğini ve en şiddet yoğun ortamlarda bile insani duyguların nasıl kendini gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Hikayeye bir açıdan bakılırsa bir aşk kitabı gibi ele alınabilir. Fakat en yanlı bakışta bile kitabı sadece bununla nitelemek densizlik olur. Özellikle ihtilal öncesi ve sonrası siyasi ortamın analizi, ihtilalin nedenleri ve sonuçları hatta ihtilalin amacına ne denli ulaştığı üzerine yazarın tartışmaları, üzerinde düşünmeye değerdir. Siyasi analizler arasında ise insan psikolojisine dair verilen ayrıntılar ise kitabın niye bir klasik olduğunu, okuyucuya ispat eder niteliktedir.
20 Nisan 2020 Pazartesi
Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar
Daha önce tatmadığım bir koku bıraktı damağımda. 300 - 400 sene evvel İstanbul'u çizerken İhsan Bey, dünyayı tatmayı öğütlüyordu. Bir yandan 300 - 400 sene önceki dünyayı da çiziyordu tabi. O zamanların dünyasını merak ederken bu zamanların dünyasını da ilginç olduğu hatırıma geldi. Niye bugünün dünyasına bakmakta bu kadar geç kalmıştım ki? Bünyamin ve Uzun İhsan Efendi düşü gerçeği, düş ve gerçek ikilemini daha önce duymadığım bir renkle hayatıma soktular. Minnettarım
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)